![]() |
|---|
|
|
EĞİTİMDE
BEDİÜZZAMAN MODELİ
Yazarı: Halit ERTUĞRUL BİRİNCİ BÖLÜM NEDEN BEDİÜZZAMAN SAİD NURSİ Bediüzzaman modelini iyi anlayabilmek, onu yeteri kadar
tanımamıza bağlıdır. Altmış, Yetmiş yıldır yazılı olarak, menfi bir tarzda
kamuoyuna tanıtılan Bediüzzaman’a resmi ideoloji de kapılarını açmaya
başladı. Vatanımızın zor günler geçirdiği şu zamanda, onun fikir ve görüşleri
o kadar alaka uyandırdı ki, ‘Her kitapçı onun eserlerini bulundurmayı, her
medya programcısı da onun fikirlerini ele almayı, yeni çareler olarak
gördüler. Okuduğu bir gazete haberi, onun ruhunda fırtınalar koparır. İngiliz
Sömürgeler Bakanı Gladistan: ‘Bu Kur’an Müslümanların elinde bulundukça biz onlara hakim
olmayız. Ne yapıp yapmalı, Kur’an’ı ortadan kaldırmalıyız veyahut
müslümanları ondan soğutmalıyız’ demişti. Bediüzzaman’da buna karşı şu sözü vermişti: Ben de Kur’anın
sönmez ve söndürülmez bir manevi güneş olduğunu tüm dünyaya ispat edeceğim.
İşte Bediüzzaman’ın yaygın ifadesiyle Nurculuk hadisesinin bütün gayesi bu
cihete matuf olmuştur. Doğunun eğitim problemini çözmek için, fen ve din
ilimlerinin beraber okutulacağı bir üniversite açılması gayesiyle 23
yaşındayken İstanbul’a gider ve projesini bizzat padişaha takdim eder. 1911 yılında Şam’a gider ve orada meşhur hutbesini okur.
Herkesin karamsar tablolar çizdiği gelecekten O: ‘İstikbal yalnız ve yalnız İslamiyyetin olacak ve hakim,
hakaik-i Kur’aniyye ve imaniye olacak’ diyerek ileri görüşlülüğünü ortaya
koyar. Aynı yıl, şark vilayetlerini temsilen Sultan Reşad’ın Rumeli
Seyahatine katılır. Van’da kurmayı düşündüğü üniversite projesini padişahla
görüşür. Onun da desteğiyle Van Gölü kıyısına temelini atar. Bediüzzaman, vatanın kurtuluşu için vazife üstlenerek
Birinci Dünya savaşında Ruslara karşı gönüllü alay komutanı vasfıyla
talebeleriyle birlikte savaşa iştirak etmiştir. İngilizler İstanbul’u işgal edince, Ankara’ya davet edilir.
Ankara’da aradığını bulamaz. Kendisine teklif edilen mebusluk, umumi vaizlik
ve diyanet işleri reisliği gibi bir çok imkanı reddederek Van’a gider ve Şeyh
Said isyanını önlemek için çok çalışır. İsyana katılması için yapılan teklife
karşı verdiği cevabı ise çok manidardır: ‘Türk milleti asırlardan beri İslamiyyetin bayraktarlığını
yapmıştır. Çok Veliler yetiştirmiş ve şehidler vermiştir. Böyle bir milletin
torunların kılıç çekilmez. Kılıç harici düşmanlara çekilir. Dahilde kılıç
kullanılmaz. Bu zamanda yegane kurtuluş çaremiz, Kur’an ve iman
hakikatlarıyla tenvir ve irşad etmektir. En büyük düşmanımız olan cehaleti
izale etmektir’. Hayat çizgisini şöyle ifade eder: ‘Ben cemiyetin iman selameti yolunda dünyamı da, ahiretimi
de feda ettim. Gözümde ne Cennet sevdası var, ne de Cehennem korkusu.
Cemiyetin, yirmi beş milyon Türk cemiyetinin imanı namına bir Said değil, bin
Said feda olsun. Kur’an’ımız yeryüzünde cemaatsiz kalırsa, Cennet’i de
istemem; orası da bana zindan olur. Milletimin imanını selamette görürsem,
Cehennemin alevleri içinde yanmaya razıyım. Çünkü, vücudum yanarken gönlüm
gül-gülistan olur. Risale-i Nur’u anlamıyorlar yahut anlamak istemiyorlar. Beni
skolastik bataklığı içine saplanmış bir medrese hocası zannediyorlar. Ben,
bütün müspet ilimlerle, asrı hazırın (şimdiki asrın) fen ve felsefesiyle
meşgul oldum. Bu hususda en derin meseleleri hallettim. Hatta bu hususda bazı
eserler telif eyledim. Onun fikirleri incelendiğinde, ilk hareket noktasının,
semada nazil olan Kur’an’ın hükümlerini akla tesbit ettirmesi ve islamın
bütün meselelerini akla yaklaştırmanın mümkün olduğu kanaatidir. Bediüzzaman’ın gerçekleştirmeye çalıştığı iman ve Kur’an
hizmetinin saf ve berrak kalabilmesi için, birtakım siyasi mülahazalardan
uzak durmak istediğini görmekteyiz. Fiili siyasete itibar etmeyişinin
gerekçelerini yazmış olduğu eserlerinde uzun uzun açıklar: ‘Cazibesi ile meraklıları kendi ile meşgul eder. Hakiki ve
büyük vazifeyi unutturur. Tarafgirlik meylini verir, zalimlerin zulmünü hoş
görür, şerik olur’ sözleri, neden siyasetten uzak duruşu için yeterlidir. Ona göre toplum içinde tansiyonun yükseltilmesi, insanların
karşı karşıya getirilmesi ve şiddet hareketleriyle arzu edilen neticenin elde
edilmesi mümkün değildir: ‘Bütün hayatımda, bütün kuvvetimle asayişi muhafazaya
çalışmışım. Bu kuvvet dahilde değil, ancak harici tecavüze karşı istimal
edilebilir. Vazifemiz dahildeki asayişe bütün kuvvetimizle yardım etmektir’. Bediüzzaman’ın en bariz vasıflarından biri de ümitli
oluşudur: ‘Bila perva ilan ederim. itikad ve yakinimdir. Hak, neşv-ü
nema bulacaktır. (yeşerecektir.) Hem de, itimadımdır ki, istikbalde hüküm
sürecek ve her kıtasında hakim-i mutlak olacak yalnız hakaik-i İslamiyedir’. Bütün şartlarda, yılmadan ve çekinmeden iman hizmetinden
sebat ederek, şevk ve şükürle Kur’an davasını yürütmesi, erişilmez bir
hususiyyeti olarak takdir görmektedir: ‘Saçlarım adedince başlarım olsa, her gün biri kesilse, bu
hizmet-i imaniyeden çekilmem’. Dünyayı başıma ateş yapsanız, hakaik-i
Kur’aniyye’ye feda olan bu başı zındıkaya eğmem. Sivrisinek tantanasını
kesse, bal arısı demdemesini bozsa, sizin zevkiniz bozulmasın, hiç teessüf
etmeyiniz’. Bediüzzaman’daki fikri istikrarın ve tenakuzların
olmayışının esas sebebi şöyle izah edilmektedir: ‘Risale-i Nur’daki hakaik, doğrudan doğruya feyz-i
Kur’an’dan mülhem hakaik-i imaniyyedir; zaman ve zemine göre değişmez ebedi
hakikatlardır’. Risale-i Nur’un kaynağının yalnızca Kur’an olduğunu ve
Kur’an-ın bu asra bakan hususiyetlerinin Bediüzzaman tarafından eserlerine
güzel bir üslübla yansıttığını müşahade etmekteyiz. Bediüzzaman’ın şu
ifadeleri bu konuyu çok güzel aydınlatır: ‘Elde Kur’an gibi bir mu’cize-i baki varken, başka burhan
(delil) aramak aklıma zaid (lüzumsuz) görünür. ‘Elde Kur’an gibi bir burhan-ı
hakikat varken, münkirleri ilzam için gönlüme sıklet mi gelir!?’. İKİNCİ BÖLÜM BEDİÜZZAMAN’A GÖRE GERİ KALMANIN ANA SEBEPLERİ Osmanlı’nın mevcut şartlarını düzeltmek için Batı’nın
insanlık, barış ve refah gibi yararlı yönlerini almakta bir sakınca görmeyen
Bediüzzaman, Batı’nın sefahatine, başıboşluğuna ve toplumu dejenere eden
keşmekeşliğine karşı çıkar: ‘Bunun içindir ki, medeniyet yolunda bizim örnek tutacağımız
millet, Japonlardır. Onlar Avrupa medeniyetinin bütün güzelliklerini aldılar.
Fakat, bekalarının temeli olan milli adetlerini muhafaza ettiler’ diyerek
Japon’ları örnek gösterir. Şu tespitleri ise çare konusunun bir başka yönünü ortaya
koymaktadır: ‘Şimdi hüküm ferma şecaat-i imaniyye ve akliyye ve
fenniyyedir. Bazen bir münevverü’l-fikir yüze (yüz kişiye) mukabildir.
Ecnebiler size bu şecaatle galebeye çalışıyorlar. Yalnız, şecaat-i Kur’aniye
cevherinden yapmalısınız’. Gerilemede en büyük sebep; cehalet, zaruret ve ihtilaf.
Bediüzzama’a göre bütün kötülüklerin davetçisi ve acil çare bekleyen
hastalığı cehalettir: ‘Ben vilayet-i Şarkiyye’de aşiretlerin hal-i perişaniyyetini
görüyordum. Anladım ki, dünyevi bir saadetimiz, bir cihetle fünun-u cedide-i
Medeniyye (Medeniyyetin yeni fenleri) ile olacaktır. ‘ Elbette nev’i beşer
ahir vakitte ulum. Bediüzzaman ‘zaruret’ sözü ile, müslümanların karşı karşıya
bulunduğu maddi ve teknik yöndeki geri kalmışlığını anlatmak istemiştir.
İslam alemini saran bu fakirlik illetinden çabuk kurtulacağını ve hatta ilim
ve teknikte Batıya yetişip, önüne geçeceği yönündeki kanaatini belirtir.
‘Hayat bir faaliyet ve harekettir, şevk ise matiyyesi (bineği)’dir veya
sa’y-i insaninin (çalışmanın) baharıdır. Çalışmanın sevabı servettir,
ataletin cezası sefalettir. Bediüzzaman’ın cemiyet bünyesindeki ihtilafın boyutuna
matematiksel bir mantıkla yaklaştığı görülür: ‘Cemiyette vahid-i sahih olmazsa cem ve zam, kesir darbı
gibi küçültür. Bu hususu şöyle izah eder; ‘Hesapta malumdur ki, darp ve cem
(çarpma ve toplama) ziyadeleştirir. Dört kere dört onaltı eder. Fakat
kesirlerde darp ve cem bilakis küçültür. Sülüsü sülüs ile (üçte biri, üçte
bir ile) darbetmek tis’i (dokuz da biri) olur. Aynen onun gibi, insanlarda
sıhhat ve istikamet ile vahdet olmazsa, ziyadeleşmek küçülür, bozuk olur,
kıymetsiz olur’. ‘Hayat ittihaddadır (birleşmededir)’ diyen Bediüzzaman
‘İttifakta kuvvet var; ittihatta hayat var; uhuvvette saadet ver’
görüşleriyle de, toplum dinamizminin can damarlarını nazara vermektedir. Geri Kalmamızda Diğer Altı Hastalık 1-Ye’s 2-Sıdk’ın ölmesi 3-Adavete muhabbet 4-Ehl-i imanı birbiriyle bağlayan nurani bağları bilmemek 5-Çeşit çeşit suri (bulaşıcı) hastalıklar gibi intizar eden istibdad
6-Menfaat-i şahsiyyesine himmetini hasretmek. Bu hastalıkların tedavi metodları ise: 1-el-Emel (ümitli olmak) 2-Ye’sin (ümitsizliğin) öldürülmesi. 3-Sıdk (doğruluk) 4-Muhabbete muhabbet, husumete husumet (sevgi duygusuna
sevgi, düşmanlık duygusuna düşmanlık) 5-Himmetli (gayretli) millet olmak, 6-Meşveret-i şer’iyye (istişare meclisi) Şer-i hükümlere tam uyulmaması ve bu yöndeki ölçülerin
sebeplerle kaçırılmış olması, toplumda meydana gelen gerilemeye ve çöküntüye
sebep olarak gösterilir. ÜÇÜNCÜ BÖLÜM OSMANLI EĞİTİMİNDE BOZULMAYA GENEL BAKIŞ Osmanlı eğitim sistemi öylesine mükemmel işledi ve öylesine
parlak sonuçlar ortaya çıkardı ki, bilim dünyasının ilklerinden tutun da, bu
gün batılı eğitimcilerin söyledikleri modern kriterleri asırlar önce uygulayan
alimler yetiştirdi. Bu başarıyı, idareci makamındaki insanların eğitime ve
eğiticiye verdikleri önemde de aramak lazımdır. Çünkü bir devlet: ‘Hangi alim
bildiğini yüzüme doğru söylemezse, meclisime gelmesin’ deyen padişahlar
tarafından idare edilmiştir. Öte yandan, halkın müttaki bir müslüman olarak
yetişmesi, eğitim ve öğretim faaliyetlerini en üst düzeye çıkarmıştır.
‘Çünkü, bir çok ayet ve hadis, ilim tahsil etmenin dünya ve ahirete ait
faydasından bahsederek, bu yöne teşvik etmiştir. Bunun için Osmanlı halkı hem
ilim tahsil etmek için birbirleriyle yarışmış, hem de ilim tahsil edenler
yardım için aynı yarışı göstermiştir. Bozulmanın ilmiyye, kalemiyye, seyfiyye ve mülkiyye
kurumları üzerinde olduğu görülmektedir. Devletin temelini meydana getiren bu
müesseselerin en ciddi kısmı ise, ilmiyye sınıfı meydana getirmekteydi.
Medreselerin gerilemesiyle bu kurumun da ciddi bir dağınıklık içine girdiği
anlaşılmaktadır. Çünkü medrese tahsilinin asıl gayesi, Ulum-u Aliye denilen
tahkiki iman ve hikemiyyat-ı Kur’aniyye’yi kazanmaktadır. Fakat Osmanlı
devletinin çözülme dönemlerinde A’rabi gramer ve sarf, nahiv gibi alet
ilimlerine fazlaca ağırlık verilerek, medreselerin asıl dinamizmi zayıf
kaldı. Toplum ruhunu ve devlet nizamını temine de bu kaynak kurumaya
başlayınca da ilmiye sınıfında dağılmalar ortaya çıktı. Bu gidiş, bugünkü
bürokrasi manasına gelen kalemiye sınıfını da etkilemiştir. O dönemde
mülkiyye sınıfının da büyük yaralar aldığı bilinmektedir. Siyasi çalkantı,
kadroları siyasi hesaplarla ehliyetsiz insanlara bırakınca; adam kayırma,
rüşvet ve su-i istimal gibi cemiyeti kemiren hastalıklarda kendini
göstermiştir. Ordunun siyasete karışması ise, seyfiyye adıyla bilinen bu
kurumu yıpratmış, iç politika da kendini hissettirmek için, asıl görevini unutur
olmuştur. Devletin esas meseleleri bu şekilde yaralanınca bunun tesirinin de
bütün cemiyette kendini hissettireceği malumdur. Öyle de olmuştur. Medreselerde yalnızca dini ilimlerin okutulması ve fenni
ilimlerin okutulmaması da Bediüzzaman’ın gördüğü en büyük eksikliktir. DÖRDÜNCÜ BÖLÜM BEDİÜZZAMAN MODELİ NEDİR? İnsanı tanıtmayı, ‘nereden geldiği ve nereye gittiği’
sorusuyla başlayan Bediüzzaman: ‘insan bir yolcudur, sebavetten (çocukluktan)
gençliğe, gençlikten ihtiyarlığa, ihtiyarlıktan kabre, kabirden haşre,
haşirden ebede kadar yolculuğu devam eder’ diyerek, insanın dünyaya başıboş
gelmediğine, ibn-i tasarruf altında bulunarak, bir kudret tarafından ebede
sevk olunduğuna dikkat çekmektedir. İnsanın latifeleri içinde öyle bir latife
var ki, ebedden ve ebedi zattan başkasına razı olmaz ondan başkasına teveccüh
etmiyor. Masivasına (başkasına) tenezzül etmez. Bütün dünyayı ona versen, o
fıtri ihtiyacı tatmin etmez. İnsanın fıtratı zi-şuuru olan vicdanı, saadet-i
ebediyyeye bakar, gösterir. Evet, kim uyanık vicdanını dinlese, ‘Ebed, Ebed!’
sesini işitecektir. Bütün kainat o vicdana verilse, ebede karşı olan
ihtiyacının yerini dolduramaz. Demek o vicdan, ebed için yaratılmıştır’. İnsanın mahiyetini yepyeni bir üslupla ele alan Bediüzzaman,
ciltler dolusu çalışma gerektiren bu hususu, çok anlamlı şekilde tek
paragrafa sıkıştırır. ‘İnsan zaiftir, belaları çok fakirdir, ihtiyacı pek
ziyade, acizdir, hayat yükü pek ağır... Eğer, Kadir-i Zü’l-Celal’e dayanıp
tevekkül etmezse ve itimad edip teslim olmazsa, vicdanı daim azap içinde
kalır. Semeresiz (sonuçsuz), meşakkatler (zahmetler), elemler, teessüfler onu
boğar; ya sarhoş veya canavar eder. BEŞİNCİ BÖLÜM BEDİÜZZAMAN MODELİNDE IRKÇILIK VE BÖLÜCÜLÜK NEDİR VE BUNA
KARŞI NASIL BİR EĞİTİM OLMALIDIR Milliyetçiliğe iki açıdan bakan Bediüzzaman: ‘Fikri milliyet
iki kısımdır. Bir kısmı menfidir, şeametlidir, zararlıdır, diğerlerine
adavetle devam eder, müteyakkız davranır’ der. Müspet milliyetçilik için de
şunları söyler: ‘Müsbet milliyet, hayat-i ictimaiyyenin (sosyal hayatın)
ihtiyac-ı dahilisinden ileri geliyor. Teavüne, tesanüde sebebdir. Menfaatli
bir kuvvet temin eder. Uhuvvet-i İslamiyye’yi (İslam kardeşliğini) daha
ziyade teyit edecek bir vasıta olur. Bediüzzaman ırkçılık yönünde bir başka tehlikeyi de şöyle
nazara verir: ‘Milletimiz de yalnız islamiyettir. Zira Arap, Türk, Kürt,
Arnavut, Çerkez ve Lazların en kuvvetli hakikatları revabıt (bağları) ve
milliyetleri İslamiyyetden başka hiçbir şey değildir. Nasıl ki az bir ihmal
ile tavaif-i müluk temelleri atılmakta ve on üç asır evvel ölmüş olan
asabiyyet-i cahiliyyeyi ihya ile fitne ikaz olunmakta ve oldu; gördük’. ‘Bugünkü Türkiye ahalisi asıl Türk kavimlerinden başka,
tarihin en eski çağlarından beri gerek Anadolu’da, gerek imparatorluğun diğer
bölgelerinde yaşamış ve asırlar boyu serbestçe birbiriyle karışmış olan
ırkların, yani Çerkez’lerin, Arnavut’ların, Boşnak’ların, Kürt’lerin,
Gürcü’lerin ve İslamiyyetin kabulü ve evlenme yoluyla Rum’ların, Ermeni’lerin
ve Slav’ların karışımından meydana gelmiştir. Bu surette ırkçıların iddia
ettiği gibi kan saflığından pek eser kalmamıştır’. Başka bir beyanında da Bediüzzaman, menfi milliyetçilerin
Avrupa’dan geldiğin, onları körü körüne taklit ettiğimiz için içimize
girdiğini ve bir çok mukaddesatı da feda ettirdiğini anlatarak şunları ifade
etmektedir: ‘Halbuki her milletin kamet-i kıymeti farklı bir elbise
ister. Bir cins kumaş bile olsa; tarzı ayrı ayrı olmak lazım gelir. Bir
kadına, jandarma elbisesi giydirilmez. Bir ihtiyar hocaya, tango bir libasın
giydirilmediği gibi... Körü, körüne taklit dahi çok defa maskaralık olur’. Gerçek Türkçülüğün İslam’ın içinde eriyen ve İslam’la
kaynaşmış olan Türklük olduğunu anlatan Bediüzzaman, çok çarpıcı bir teşhiste
bulunur: ‘Türk milleti anasır-ı İslamiyye (İslam unsurları) içinde en
kesretli (çok) olduğu halde, dünyanın her tarafında olan Türk’ler ise
müslümandır. Sair unsurlar gibi, Müslim veya gayr-i müslim olarak iki kısma
inkısam etmiştir. Nerede Türk taifesi varsa, müslümandır. Müslümanlıktan
çıkan veya müslüman olmayan Türk’ler, Türklükten dahi çıkmıştır (Macarlar
gibi)’. Bediüzzaman, birincisinde, ‘Mekteplerde din dersi
okutulmasını, medreselerde ise fen derslerinin okutulmasını teklif etmişti.
İkinci olarak da ‘Din ve fen ilimlerin beraber okutulacağı darü’l-fünunlar
açılmasını istemişti. Büyük karışıklığa sebep olan dil probleminin aşılması için
de şu teklifi yapmıştır: (Doğuda) ‘Fünun-u cedideyi (yeni fenleri), ulum-u medaris
(medrese ilimleri) ile mezc ve derc; lisan-ı Arabi (Arapça) vacib, Kürdi
caiz, Türki lazım kılmaktır’. ALTINCI BÖLÜM BEDİÜZZAMAN MODELİNİ DÜZENLEYEN ESASLAR Bediüzzaman Modelinin Temel İlkeleri: a-Eğitim, İslam’ın iki ana kaynağı olan Kur’an ve Sünnet’e
dayanmalıdır. b-Dünya ve ahiret hayatı birlikte ele alınmalıdır. c-Din ve fen ilimleri birlikte okutulmalıdır. d-Irkçılık ve menfi fikirler körüklenmemeli, İslam milliyeti
esas alınmalıdır. e-Kardeşlik, birlik ve beraberlik esas alınmalıdır. f-Verilecek eğitim, Kur’an’a ayna olmalıdır. g-Talebe; şevk, şükür ve ümit içinde tutulmalıdır. h-Eğitime ferdden ve nefisden başlanmalıdır. ı-İnsanın kabiliyet ve arzuları dikkate alınmalıdır. i-Eğitim hür ve açık ve aynı zamanda topluma yönelik
olmalıdır. j-Eğitimde müspet hareket esas alınmalıdır. k-Talebe ve okul, siyaset içine çekilmemelidir. l-Eğitim hizmetinde bulunanların yüksek bir gaye için
çalışmaları lazımdır. Bediüzzaman, Medresetü’z-Zehra adında ideal bir medrese
kurmayı ve bunu hızla yaygınlaştırmayı düşünür. ‘Camiü’l-Ezher (Mısır’daki
İslam Üniversitesi), Afrika’da bir medrese-i umumiyye olduğu gibi, Asya,
Afrika’dan ne kadar büyük ise, daha büyük bir dar-ül fünun (Üniversite)
Asya’da lazımdır; ta ki İslam kavimleri, mesela Arabistan, Hindistan, İran,
Kafkas, Türkistan ve Kürdistan’daki milletleri, menfi ırkçılık ifsad etmesin
(bozmasın), Hakiki müsbet ve kutsi ve umumi milliyet-i hakikiyye olan
İslamiyyet, milliyeti ile inneme’l-mü’minune ihvetün (mü’minler kardeştir),
Kur’an’ın bir kanun-u esasisinin tam inkişifına (hayata geçmesine) mazhar
olsun ve ‘felsefe fünunu’ ile ‘ulum-i diniyye’ (din ilimleri) birbirleriyle
barışsın ve Avrupa Medeniyeti, İslamiyet hakkıyla tam müsalaha etsin
(barışsın) ve Anadolu’daki ehl-i mektep ve ehli medrese birbirine yardımcı
olarak ittifak etsin. Bediüzzaman’a göre birinci derecede okutulması gereken
yüksek ilim dersleri (tefsir, kıraat, hadis, ma’rifetullah, fıkıh, kelam ve
ahlak) zamanla arka plana düşmüştür. İkinci derecede okutulması gereken alet
ilimleri de (Arapça, gramer, sarf, nahiv, belagat ve mantık) birinci sırayı
almıştır. Ayrıca Arapça metinlerin zorluğu nedeniyle, talebeler bütün
zamanlarını bunları çözmeye ayırdıkları için, ders kitapları dışına çıkıp,
modern ilimlerle meşgul olmaları mümkün olmamıştır. Bu tıkanıklığın aşılması
için Bediüzzaman’ın teklifi şudur: Talebenin bütün vaktini alan ve zihinleri
fazlaca meşgul eden kitapların sayılarını azaltmak, açıklayıcı metinlerle de
uğraşmamak ve bunun için zaman öldürmemektir. Bediüzzaman, açmayı düşündüğü Üniversitelerle ilgili diğer
bir yeniliği de, tek tip öğretim modeli bırakılarak, branşlaşmaya
gidilmesini, istemesidir. Bediüzzaman, eğitici durumunda bulunan kimsenin, bir
meseleyi sunmadan önce, onun gereklerini kendi şahsında göstermesi ve
nefsinde tatbik etmesi lazımdır. Bunun için Bediüzzaman: ‘Lisan-ı hal, lisan-ı Kalden daha tesirlidir’ der. Öte
yandan Bediüzzaman: ‘Hazmolunmayan ilim telkin edilmemelidir’ diyerek bu ölçüyü
belirler. Ayrıca, telkin edilen ilmin, seviyeye, sahsa, zamana ve zemine de
uygun olmasını istemektedir. Tahmin ederim ki, nasihlerin nasihatları, şu zamanda
tesirsiz kaldığının bir sebebi şudur ki; Ahlaksız insanlara derler: Haset
etme, hırs gösterme, adavet etme, inat etme, dünyayı sevme, fanidir,
fıtratını değiştir gibi zahiren ma la yutak (kabulü imkansız) bir teklifte
bulunurlar. Eğer deseler ki, bunların yüzlerini hayırlı şeylere çeviriniz,
mecralarını değiştiriniz; hem nasihat tesir eder, hem daire-i ihtiyarlarında
bir emr-i teklif olur. ifadelerden de anlaşıldığı gibi, ders verirken, teklif
götürürken ve nasihat ederken, insan psikolojisine, kabiliyyetine ve
duygularına uygun şekilde almalıdır. Dersleri monotonluktan ve durgunluktan
kurtarmak için, karşılıklı münazara tarzında ders işlenmesini, kabiliyetlerin
inkişafı, cesaretin artması ve yapıcı tenkitlerin gelişmesi bakımından
gerekli görmüştür. Ayrıca, öğretimde iş bölümüne dayalı, grup ve ünite
çalışmalarını teşvik ederek, talebenin imtihana tabi tutulmasını istemiştir.
Öte yandan Bediüzzaman’ın ihtisaslaşmaya çok önem verdiği de görülmektedir. Anlaşılan dersin pekiştirilmesi için ‘tekrar’ unsurunun
kullanılması gereğine işaret etmiş ve şöyle demiştir: ‘Müessese tesbit etmek için tekrar lazımdır. Te’kit için
terdad lazımdır’. Öte yandan, talebeden iyi bir sonuç alınabilmesi için, onu
tahsilin önemine inandırmak ve bu mes’uliyyeti öğretmek lazımdır. Bunun için
de ahlaki yönün ihmal edilmemesi gerekir. Bu, eğitimin her kademesinde
olmalıdır’. İlmi araştırma yapan ve eğitim hizmetiyle vazifeli olan, ayrıca memleketin istiklalini elinde bulunduran bu kadroların geçim derdine düşmesi, büyük bir eksiklikti. İlmin izzetiyle bağdaşmayan bu konunun önüne geçmek için, ilim adamlarının mali yönden devletin himayesine alınmasına dikkat etmiştir.
|
|---|